Şikayetname-İskender Pala

Divanlar arasında gezinirken bazı beyitler çıkar karşıma, şairin felekten şikayet ettiği, toplumun aksayan yönlerini dile getirdiği zamanların ürünü beyitlerdir ve içimden o şair adına hayıflanır, sonra da "Yalnızca sen misin?" diye sorarım.

 

Çünkü dünyada hiçbir keder yoktur ki yalnızca bir kişinin başına gelmiş olsun. Ya başka bir zamanda, ya başka bir coğrafyada kaderdaş olmuş onca kul vardır ki!.. Hangi çağda okusanız, hangi mekana uyarlasanız edebiyat dünyasının ağızlara yakışacak ölümsüz metinleridir bu kaderdaşları birbirine bağlayan; ve o metinlerdir ki büyük şairlerin, büyük ediplerin kalemlerinden çıkarlar ama bir millet vicdanının sözcülüğünü yaparlar. Söz gelimi üstad Fuzuli'nin "Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabadan gayrı" bercestesini okuyup da içinde yalnızlık kederi belirmeyen kaç insana rastlanılabilir? Yahut aynı duyguyla Yunus hazretlerinin "Bir garip öldü diyeler, üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar, şöyle garip bencileyin" mısralarını okuyup da gözü yaşarmayan kaç kişi bulunabilir?

Bu kabilden olmak üzere üstad Fuzulî'nin Şikayetname adıyla meşhur olmuş bir mektubu vardır. Hani herkes bilir; Kanuni Bağdat'ı aldığında (1534) Fuzuli ile tanışmış, ona, yörenin vakıf gelirlerinin ihtiyaç fazlasından ödenmek üzere günlük 9 akçe tutarında bir maaş bağlamıştır. Ne ki padişah İstanbul'a döndükten sonra 'Vakıf gelirleri ihtiyacı anca karşılıyor' diye bu maaş kendisine ödenmez. Fuzuli de bu durumu bildiren bir mektup yazıp vaktin maliye işlerine bakan Nişancı Celalzade Mustafa Çelebi'ye gönderir. Bu uzun mektubun halk diline pelesenk olmuş kısmı aşağıdaki gibidir. Bu mektuptaki duygular, hemen her çağda, hak ettiği iltifatı görmeyen, hak ettiğini elde edemeyen insanların ortak duygularıdır. Galiba mesele, ta o gün bu gündür, devlet kapılarında vatandaşın mağdur edilmesi değil, bilakis hak ettiği şeye ulaşamaması, ulaştırılmamasıdır. Üzüntü verici bir durum!.. Başka bir üzüntü verici durum da üstadın bu secili mektubunu size takdim ederken, Türkçe'nin şaheserlerinden biri olmasına rağmen, kısmen yalınlaştırarak vermek zorunda kalışımızdır. Okuyalım ve her iki manada üzülelim:

"Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar. Hüküm gösterdim, faidesizdür deyü mültefit bolmadılar. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.

Dedim: Ey arkadaşlar, bu ne fi'l-i hata ve çin-ebrudur (bu ne yanlış iştir, bu ne buruşuk surattır)?

Dedim: - Benim maaş almamı uygun görmüşler ve bunun için elime bir tekaüt beratı vermişler ki vakıf gelirlerinden her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: - A miskin! Sana zulüm etmişler ve tereddüt sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadeleler edesin ve gide gele uğursuz yüzler görüp uygunsuz sözler işitesin.

Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine getirilmez?

Dediler: - Zevaiddir (vakıftan artan paraya bağlıdır), husulü mümkün olmaz (masraf o kadar çok ki para artmaz).

Dedim: - Böyle vakıf hiç artansız olur mu?

Dediler: - (Aslında artanı vardır, lakin) yönetim kademesinin masraflarından geriye bir şey kalmaz. (Daha açık söyleyelim;) onlardan kalsa bizden kalmaz ki sana verelim.

Dedim: Vakıf malını böyle tasarruf (şahsi işlerde harcamak) vebaldir.

Dediler: - Akçamız ile satın almışız (bu işi bulabilmek için hava parası ve rüşvet vermişiz), bize helaldir.

Dedim: - Kanun uygulayıp teftiş etseler bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.

Dediler: - Bu hesap, kıyamette alınır.

Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, müfettişleri razı etmişiz.

Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim; karamsar ve kırgın, yalnızlık köşeme çekildim."

Fuzuli üstad bu hadiseden dolayı bütün kırgınlığını, bütün üzüntüsünü kendisine bu muameleyi reva gören vakıf görevlisinin şahsında mektubunun devamındaki şu mısralara sıkıştırıveriyor.

"Ben ona fitne ol bana âfet / Müteneffir ben ondan ol benden / Ben ona gussa ol bana mihnet / Mütenekkir ben ondan ol benden (Ben onun için oyun bozan, o benim için felaket. Ben ondan nefretli, o benden... Ben ona keder, o bana eziyet. Ben onu anlamadım, o beni...)"

Şimdi soralım: Bu satırları okuduktan sonra acaba kaç kişi "Yalnızca sen misin?" diye sormayacaktır?

Yorum Yaz